“Uykudaki yıldızlar parlamaz”
Tiyatro Kedi, “Omzumdaki Melek”ten sonra sezonun ikinci oyunu olarak Sarah Bernhardt’ın yaşamından bir kesiti sahneye taşıyan John Murrel’in “Yaşam Bir Oyun” adlı eserini sahnelemeye başladı. Özel tiyatroların bırakın desteklenmeyi rekabet etme şanslarının yavaş yavaş ellerinden alındığı bir süreçte Tiyatro Kedi, 41.sanat yılını kutlayan Dilek Türker’e sahnesini açarak, Türker’in temsil ettiği Tiyatro Ayna’yı da kucaklamış oluyor. Dilek Türker ve Erol Keskin’i aynı sahnede buluşturan oyunun yönetmeni Hakan Altıner.
Sadece ülkesinde değil sahneye çıktığı Amerika’da da ün kazanan Fransız tiyatro oyuncusu Sarah Bernhardt’ın sanat dolu, gösterişli ama zor yaşamından birkaç saati izlediğimiz oyun, sanatçının dünyası ve hayata yaklaşımıyla ilgili ipuçları veriyor. “Her karanlık gecenin bir sabahı vardır” diyen, kendisini güneşle özdeşleştirebilen bir kadın var karşımızda. Sahneden zamansız kopuşunun acısını içinde taşıyan ama bu acısını kinle bilemeyen bir kadın... Tek bacağı protez olsa da ayakta durabilen, yere sağlam basan bir kadın... Yaşama sıkı bağlanmak için gerekirse geçmişine de sarılan, anılarına sarılan bir kadın... Bernhardt zihnini tazelemek ve yaşamını nedenini sorgulayarak halinden memnuniyet çıkartmak için de yardımcısı Pitou’dan destek alıyor. Pitou’nun hanımına yardım etmeyi algılayışı da bir acıma yerine, gerçekle düş arasında bir oyun gibi değil mi zaten?
Dilek Türker, kendisiyle Tempo dergisi için yaptığım söyleşide “Ben sıfır ila beşbin yaş arasındayım” derken, yaşlılığına ve protez bacağına rağmen yetmişaltı yaşında çıkıp Kleopatra rolünü oynayabilen Bernard ile kendisini özdeşleştirebildiğini ifade ediyordu. Aynı Sarah ellibeş yaşında da Prens Hamlet’in öfkesini sahneye taşımamış mı? Türker’in, bu özdeşleşmeyi, umutlarını yitirmemesi, heyecanını kaybetmemesi, gelecek parlak günlerden mutluluk duyması açılarından da sağladığını görüyoruz. Zira yıllarca emek vererek varını yoğunu tiyatro yapma uğruna harcayan ve gönül koyduğu sanata hangi platformda olursa olsun hizmet etmekten gurur duyan bir sanatçıdır karşımızdaki. Türker’in bakışları bu gururu, heyecanı ve enerjiyi beslendiği seyirciye yansıtıyor.
Erol Keskin’in kulisten zaman zaman repliğinin hatırlatılması, seyirciler ve kimi tiyatrocular tarafından oldukça yadırgandı. Geçtiğimiz yılki tiyatro festivalinde Peter Brook’un ‘Büyük Engizisyoncu’ oyununda deneyimli oyuncu Bruce Myers’in salonun en ön ve en baş koltuğunda oturan ve gizlenme ihtiyacı duymayan suflörden yardım alması, yardım alırken de oyundan kişiliğinden çıkması ve repliği aldıktan sonra tekrar bürünmesi yadırganmazken, aynı durumu Erol Keskin gibi zekası, performansı güçlü bir oyuncunun zaafı olarak görmeyi de ben yadırgıyorum doğrusu. Pitou’nun hem saf hem bilge duruşu, mesleğinin gereklerini yerine getirirken ortaya çıkan anlamsızlıkları kabul ediş, Sarah anılarını paylaşırken üstlendiği algısı açık dost rolü, Keskin’in oyunculuğuyla bütünleşiyor.
Altıner’in kurgusunda geri dönüşlere sık yer vermesi, oyunun temposunu yükselttiği gibi, sanatçının içinde bulunduğu ruhsal durumun da farkına varmamızı sağlıyor. Altıner, bu iki usta oyuncuyu biraraya getirerek, ekipteki alışverişin deneyimle nasıl en üst seviyeye geldiğini gösteriyor. Oyunun tüm dramatizasyonunu bozan ışık tasarımından dolayı, oyuncuya ve oyuna odaklanamadığım zamanlar oldu. Yine de sahnede bu kadar iki büyük oyuncu olunca insan başka unsurları görmezden gelebiliyor. Onların ışığı yetiyor da artıyor bile. İkinci perdede kullanılan oyun kostümünün getirilişi dışında mizansenler sahnenin heryerini kullanmaya yönelikti.
İstanbul Şehir Tiyatrolarında Gencay Gürün’ün genel sanat yönetmenliği döneminde yani bundan yaklaşık onbeş yılı aşkın bir zaman önce, Çiğdem Selışık’ın rejisiyle Şirin Devrim ve Atacan Arseven’den izlediğim Sarah Bernhardt/Anılar nedense beyaz ağırlıklı ve minimalist dekoru ile hafızamda yerleşmiş. Osman Şengezer’in operadan alışkın olduğumuz gösterişli ve zengin renklerle bezenmiş dekor tasarımı, her ne kadar yazlık bir evi çağrıştırmasa da Sarah Bernhardt’ın geçmişine, anılarına ve bütünüyle yaşamına dair izler barındırması bakımından canlı bir atmosfer sağlamış. Ancak sahnenin doluluğunun hareket kısıtı yarattığını ve dikkat dağıttığını da belirtmek gerek. Haddinden fazla büyük masayı ve Sarah’nın hasır olduğunu düşündüğüm ama üzeri tepeleme kumaş ve örtülerle kaplı koltuğunu işlevsel bulmadım. Günlük giysisinin bile bir sahne kostümü gibi tasarlanmış olması Sarah Bernhardt’ın tiyatroyu yaşamının bir parçası olarak sindirmesine gönderme olarak algılanabilir. Bir de Sarah’nın eline dantel bir mendil yakışırdı diye düşünüyorum, Türker’in sıcakladığı anlarda kullanması için.
“Yaşam Bir Oyun” seyirciye verdiği umut, yarına güvenle bakış ve yaşamı acı-tatlı tüm yönleriyle kabullenme üzerine kurulu özyaşamsal bir oyun. Sahnede bir hayat irdelenirken, koltuklarda oturan bizlerin de ne kadar farklı hikayelere sahip olduğunu düşünmek gerek.