Robert Schild


"Aşk, bazan vazgeçmektir..."

Tiyatro olgusunu popülerleştirmeyi ilke edinmiş, Profilo Alışveriş Merkezi'nde bu yıl dördüncü sezonuna giren Tiyatro Kedi, "Casablanca" ile geniş kitlelere sesleniyor.

Tiyatro var, tiyatro var - sizi sarsanı (yeni sezonun başarılı topluluğu Tiyatro dot'un "Frozen/Donmuş"u gibi), düşgücünüzü zorlayanı (geçtiğimiz hafta İBŞT Harbiye sahnesinde beş ayrı oyun ile konuk olan Alman Theater an der Ruhr'un yorumları gibi) - ve salt eğlendiren, izleyicilere "hoşça vakit geçirten"i... Kişisel olarak yeğlediğiniz seçer, bu türdeki oyunları görürsünüz, kuşkusuz - önemli olan ise, tiyatronun "iyi" yapılmasıdır, aynen büyük besteci Kurt Weill'ın müzik türleri arasında seçim yapmadığı, onun için asıl geçerli olanın, müziğin iyi olması gibi.

Herkes Rick'e geliyor

Profilo Alışveriş Merkezi'nde dördüncü sezonuna giren Tiyatro Kedi, her iki türün iyisini sunuyor bence; beri yandan "popüler" tiyatro yapmaya çalışıyor, "gişe"yi de unutmaksızın... Ayıp mı bu? - değil, bence - "iyi" tiyatro yapma olgusundan taviz verilmedikçe!

Niye gizliyeyim ki - Tiyatro Kedi'ye karşı özel bir yakınlık duyuyorum, başta seçtikleri oyunların çoğunu benim de seçmiş olabileceğimden, ayrıca bunların yorumlanması ve kamuoyuna sunulması açısından... Tümünü gördüm ve çeşitli medya ortamlarında irdeledim; beğendiklerimin arasında ilk aklıma gelen "Ölümüne Suçlu", "Bir Komiser Geldi" ve "Yarım Bardak Su" gibi çok başarılı yapımları, kanımca iyi "ısıtılmamış" 50 yıllık "Salıncakta İki Kişi"yi ve oldukça zayıf kabare tiyatrosu denemelerini, ayrıca geçen sezon izlediğimiz "Kamelyalı Kadın" müzikalini - ki bu yapımın en büyük özelliği, onu aşkın genç oyuncuya sahne olanağı tanıyan, cesur ve dolayısıyla alkışlanacak bir girişim olmasıydı...

Öte yandan, Tiyatro Kedi'nin bu uyarlaması belirli bir izleyici kitlesini de cezbetmiş olacak ki, bu yıl için de benzer bir yapım düşünülmüş. Brecht/Weill'in "Üç Kuruşluk Opera"sı ile ilgili telif hakkı çalışmaları çok ağır geliştiğinden, 1943 yılının sekiz Oscar adaylığının üçünü toparlamış, sinema tarihinin "kült" filmlerinden "Casablanca"nın müzikalleştirilmesine karar verilmiş.

Aslı Murray Burnett ve Joan Alison 'un "Everybody Comes to Rick's" başlıklı oyuna dayanan filmin konusu, 2. Dünya Savaşı yıllarında, (henüz) Nazi işgaline uğramamış, ancak Alman taraftarı Fransız Vichy hükûmetinin etkin olduğu Fas'ın başkentinde gelişiyor. Alman yayılımcılığına karşı koyan Macar asıllı Victor Laszlo, eşi İlsa ile işgal Avrupa'sından Casablanca'ya sığınmış ve özgürlük savaşını sürdürmek üzere Lizbon üzerinden ABD'ye geçişlerini sağlayabilecek çıkış evraklarının peşindedir. Bunlar ise, bir zamanlar İlsa ile Paris'te büyük bir aşk yaşamış, şu sıralarda Casablanca'da bir bar işleten Amerikalı Rick'in elindedir. Bir yandan kuş uçurtmamaya çalışan Alman subayı Strasser, beri yandan her dem rüşvet almaya hazır Fransız komiser Renault'un baskısı altında olan Rick, bu paha biçilmez evraklar ile kendisi mi ülkesine dönecek - yoksa İlsa ile kocasına verecek mi...?

İşte, öncelikle bir propaganda filmi olarak düşünülen, ancak daha sonra „aşk, bazen vazgeçmektir" savsözünün ivmesiyle, sinema tarihine geçmiş olan bu unutulmaz melodramın dalgasının üstünde yüzmeye koyulan müzikali, Burnett/Alison'a da hakkını veren yapımcı İpek Kadılar Altıner'in şarkı sözleri ve Hakan Altıner'in yönetimi ile 3 Kasım'da start aldı. Oyunun özgün besteleri, Mehmet Teoman ile birlikte Nükhet Duru'yu „yaratmış" Cenk Taşkan'a ait - ne var ki, bunların yanında -ve belki daha çok sayıda- „Summertime", „Unforgettable", „Over the Rainbow" gibi nice „evergeen" de yer alıyor, çeşitli dans, dahası „tap dance" sekanslarıyla... Yeri gelmişken, bu oldukça albenili sahnelerin yaratıcısı, emektar Azeri koreograf Kahraman Nasirov'a bir alkış gönderelim, bu satırların arasından. Öte yandan, „şundan da olsun - bundan da" düşüncesiyle olsa gerek, araya (Carmen'deki „Habanera"nın eşliğinde!) bir tango'nun veya „Fas usulü"(?!) bir techno-oryantal'in sıkıştırılması, çeşitliliği biraz fazlalaştırmıyor mu?

„Püristler" ne diyecek?

Sahnelerimizin deneyimli dekor üstadı Barış Dinçel'in tasarımı, oyunun tüm sahnelerini götürecek biçimde fonksyonel tutulmuş; tavanda sürekli olarak dönen pervaneler ise, Rick'in barına gerçek bir Afrika atmosferi veriyor. „Tiyatro" Dergisi'nin 2004/2005 ödül yarışmasında „Kamelyalı Kadın"daki giysi tasarımları ile benim adayım olan Sadık Kızılağaç'ın kostümleri, dönemi güzel biçimde simgeliyorsa da, Humphrey Bogart'ın diğer bazı filmlerindeki pardesüsü, bu kez Rick'in beyaz ceketinin üstünde bir anlam taşımıyor - havayı sürekli olarak soğutmaya çalışan pervanelerin altında!

„Casablanca"nin oyuncuları, gerek Tiyatro Kedi'nin bünyesinden, gerekse dışarıdan geliyor. Topluluğun birçok oyununda sahne almış Atılgan Gümüş'ün (Rick) yanında, konuk olarak deneyimli ses sanatçısı Sibel Bilgiç (İlse) yer almakta. Rick, ön planda görülen „showman"liğinin yanısıra, konuya bence biraz daha dramatik biçimde eğilmeli. İlse'nin tutukluğu, oyunlar yinelendikçe, ortadan kalkacaktır, kuşkusuz - sesinin tınısı ise tam yerinde! „Üçüncü Reich'dan Binbaşı Strasser" olarak karşımıza çıkan Abdül Süsler rolüne pek yakışmamış - elindeki bastonu yutmuşa benzedi birçok sahnede, ne yazık ki; bana kalırsa, filmi birkaç kez daha izleyip belki Conrad Veidt'dan esinlenerek, olduğundan kat kat acımasız bir tavır sergilemelidir. Her tür yolsuzluğa karışan Komiser Renault (Mehmet Ulay) ise çok daha „aşşağılık" biçimde dolaşmalı ortalarda, bakışları „fıldır fıldır", tüm davranışları daha „şeytani" olmalıdır, kanımca. Yardımcı rollerdeki gençler, „Kamelyalı Kadın"ın ve Garsongs grubunun şarkıcı ve dansçılarıdır - oyunu sesleri (örneğin, düzgün İngilizcesi ve kusursuz şan tekniği ile Sitare Bilge) ve devinimleri ile dolduran, profesyonelliğe artık iyice alışmış, pırıl pırıl gençler...

Tüm bunları okuduktan sonra, „peki - bu oyuna gidelim mi?" diye soranlarınıza yanıtım, fazla düşünmek istemiyor, koltuğunuzda şöyle geriye yaslanmak, temiz ve alçak gönüllü bir tiyatro-show izlemek istiyorsanız, „evet" - ancak bir „süper prodüksiyon" bekleyenleriniz, aradıklarını bulamayacaktır.

Tiyatro Kedi, bir süredir tiyatro olgusunu popülerleştirmek ve dolayısıyla geniş kitlelere sevdirmek dürtüsüyle, doğru yoldadır bence... Başta salonlarını doldurmak amacıyla da olsa bile, özellikle çok satış yapmış roman ve filmleri sahneye taşıyan Sadri Alışık Tiyatrosu („Ağır Roman" ve „Selvi Boylum Al Yazmalım") ile birlikte, kendilerine has, yeni bir bayrak açıyor. Bu bağlamda, bazı fildişi kulelerinde oturan kimi „tiyatro püristleri"ne kulak verilmemeli, kanısındayım. Tabiidir ki, aynı Sadri Alışık Sahnesi'nde birkaç yıl önce sergilenmiş Dario Fo veya Selim İleri'nin nitelikli oyunlarını da görmek isteriz, veya İpek Altıner'den daha geçenlerde sorguladığım „gerçek" tiyatro yapıtlarına karşı özlem duyuyoruz - ne var ki, yukarıda değindiğim gibi „iyi" yapılmış her çeşit sahne yapıtına kucağımız her zaman açıktır.

Tiyatro'ya karşı gerçek „aşk", sorgulayıcı/sarsıcı/düşgücünü zorlayıcı yapıtlardan „bazen vazgeçmek" de demektir...


« Basından sayfasına geri dön
 
 

 
 
Copyright © tiyatrokedi.com
designed by kadılar interactive