Robert Schild


Eski "Kamelyalı Kadın"da yenilikçi bir uygulama

Kentimizin çok yönlü topluluğu Tiyatro Kedi, konusu her hangi bir yenilik getirmeyen bu müzikalde, rol dağılımı açısından örnek olacak, simgesel bir atılımda bulunuyor...

Profilo Alışveriş Merkezi'nde bu yıl üçüncü sezonuna giren Tiyatro Kedi'yi sürekli izliyor ve oyunlarını gerek bu köşemde, gerekse "Tiyatro...Tiyatro" Dergisi'nde irdelemeye çalışıyorum. Bu bağlamda, daha ilk oyunlarını değerlendirirken, bu topluluğun "iki ayrı anlamda doğru yolda olduğu" kanısına varmıştım: "İlki - oyun ve sanatçı seçimi, bence tam yerindedir; bayağılıktan uzak olmakla birlikte, ilgiyle izlenebilen ve üstelik belirli bir ileti içeren, nitelikli biçimde kotarılmış bir yapım. İkincisi - gerek kent içindeki tanıtım çalışmaları (zevkli bir afiş ve reklamlar), gerekse basına dağıttıkları ve görsel ile yazılı malzeme içeren CD ile tiyatro'yu halka ve medyaya etkin biçimde taşırken, onu yaşatmak için de önemli bir katkıda bulunuyorlar." ("Ölümüne Suçlu ile Yaşatılan Tiyatro!"; Şalom, 18.12.2002)
Gerçekten de, bu ilk deneyimimden sonra Tiyatro Kedi'nin, izleyicilerini düş kırıklığına uğratmayacak bir repertuar seçimi ve sevilgen oyuncular ile çalışan bir prodüksiyon tiyatrosu durumuna geldiğini, bundan öte de gerek kamuoyu gerekse basın ile güzel bir iletişim kurabildiğini gördüm. Tüm bunların ışığında, yönetmen Hakan Altıner ile yapımcı İpek Kadılar Altıner'in çalışmalarını ilgi ile izliyor, karşımıza çıkaracakları oyunları da (abartmıyorum: gerçekten) sabırsızlıkla bekliyorum...
Az konu - çok şarkı
Topluluğun bu mevsimi "Kamelyalı Kadın"ın müzikal biçimiyle açacağını duyduğumda, şaşırmadım değil...! Tamam, Kedi'nin "Garsongs"ları konuk etmekle, bu yıl da Ferhat Göçer'in "uçuşuna" katılmakla müzik dünyasına göz kırptığını algılamıştım - ancak J.B.Priestley veya E.Kishon'un oyunlarının ardından, 1850'lerden gelme, kanımca oldukça zayıf konusuyla günümüze hiç ama hiç uymayacak bir töre dramasını müzikal formatta sahnelemenin amacı neydi acaba?
Bu soruya yanıtı tabii ki ben veremem - burada sadece gördüklerimi aktarıp, düşündüklerimi sizlerle paylaşabilirim...
Biliyorsunuzdur, "Monte Christo Kontu" veya "Üç Silahşör" gibi romanların yazarı Alexandre Dumas'ın "en başarılı yapıtım" (!) olarak adlandırdığı oğlu Alexandre Dumas-fils, döneminin "grande cocotte"u (büyük yosması) Marie Duplessis'in yaşamından esinlenerek, "La dame aux camélias" başlığıyla yazdığı romanın elde ettiği büyük başarısının ardından, konuyu beş perdelik bir oyuna dönüştürür. Sarah Bernhardt ve Eleonora Duse gibi efsaneleşmiş tiyatro divalarının da ölümsüzleştirdiği bu bahtsız kadın, Verdi'nin "Traviata"sıyla opera türünün de en önemli rollerinin arasına girecektir... Oyunun konusu, iki-üç tümceye sığar: Döneminin sosyete yosması, kamelya çiçeği düşkünü Marguerite Gautier, bir toplantıda tanıştığı taşralı genç Armand Duval ile büyük bir aşk macerası yaşarken, gencin babası George, bu ilişkiye karşı çıkar. Sevgililerin yerleştiği kır evinde "kötü kadın"ı gizlice ziyaret ederek oğlundan uzaklaşmasını emretmesi üzerine Marguerite, Armand'ı başkasının uğruna terkettiğini inandırarak Paris'e döner. Ne var ki, bu ayrılıktan çok etkilenip verem olan genç kadının içine düştüğü durumu gören baba Duval, pişmanlık duyup oğluna gerçekleri anlatsa da, artık çok geçtir: Kamelyalı Kadın, Armand'ın kollarında can verir.
İzlediğimiz müzikalin metni yanısıra şarkı sözlerini de yazmış olan yapımcı İpek Kadılar Altıner, konuyu oldukça kısaltarak, pişmanlık öğesini ortadan kaldırmış - o denli dolambaçlı bir mutlu/mutsuz sonu günümüze yakıştıramadığından mı, yoksa oyun süresine daha çok şarkılar sığsın diye mi? Ne de olsa, bir müzikal'dir, izlediğimiz... Şarkı adedini saymadım, ancak bazılarını beğenmedim de değil. Besteci Cenk Taşkan'ın adı yabancı gelmiyordu; Türk Pop Müziği tarihçisi, değerli dostum Naim Dilmener'e sorduğumda, "Mehmet Teoman ile birlikte Nükhet Duru'yu yaratan" besteci olduğunu öğrendim - hani, "Beni Benimle Bırak", "Canbaz", "Anılar" gibi gerçekten unutulmayan şarkıların yaratıcısı... "Kamelyalı Kadın" için yazdığı ve özellikle Kartal Kaan'ın seslendirdiği, isimlerini anımsamadığım, ancak tümünün içinde bol bol "aşk" sözcüğü geçen şarkıların bazıları ise, Charles Aznavour besteleri türüne yakın chansonları andırıyor ve hiç de fena değiller. "Kedi Quartet"i gençliğimizin gözde müzisyeni Önder Bali yönetip, iki-üç baladda klarnetini de tınlatıyor - hey gidi yıllar!

Gene de teşekkürler...
Oyunculara gelince - birer "anlatıcı" rölünü üstlenen yıllanmış cocotte Prudence ile ak saçlı Monsieur LeRoi'yı canlandıran deneyimli Deniz Türkali ve Kartal Kaan'ın dışındakilerin tümü, ilk kez profesyonel sahne yaşamımına ayak atıyor! Tiyatro Kedi'nin yaz aylarında düzenlediği bir yarışmaya katılan 280 genç yeni konservatuar mezunu veya son sınıf öğrencisinden dokuz kişi, oyuncu olarak seçilir ve -Marguerite Gautier ile aşığı Armand'ı da içeren- irili-ufaklı rolleri paylaşır. Hemen belirtmek isterim ki, bu iki başkişiyi canlandıran Beste Tok (bence oyunun "yıldızı") ile Serhan Süsler, gerek rollerine uyumları, gerekse sahne hakimiyetleri ile yılların sanatçılarını aratmıyorlar; sesleri de - bu tür bir "light" müzikal için - eleştirilmeyecek düzeyde uygun... Öte yandan, Anais, Ninette ve Nanine, belki o denli cılız olmayan bir koreografi ile kendilerini daha çok gösterebileceklerdi. Baba Duval rolündeki Muharrem Özcan, biraz daha yaşlı/olgun görünemez miydi? Müzayedeci Çağrı Şensoy ise, yardımcı rollerin en başarılısıydı, kanımca.
Bir süredir tiyatrodan uzak durmuş Deniz Türkali, Prudence ile sahneyi iyi doldurmasını bilmiş ve "keşke sesini daha önce de değerlendirmiş olsaydı" dedirtiyor, kimi izleyicilere... Kartal Kaan ise, onyıllardır yitirmediği güçlü sesi ile bu müzikalin "müzikal" başkişisidir, kuşkusuz. Sevgili Naim Dilmener, Kaan'ın 1970'lerdeki Yurdatapan/Özdemiroğlu ile işbirliğini anımsatıyor, ben de onu rahmetli Egemen Bostancı'nın bir-iki müzikalinden hatırlıyorum - ancak, ne yazıktır ki, tüm bu çalışmalar onu bir türlü "yıldızlaştıramamıştı"...
Özetle, sevgili "perde"severler:
- İzleyicilerine her hangi bir ileti sunmayan "Kamelyalı Kadın", 150 yıl önce "yürekli" sayılabilecek bir konuyu bugün işlerken, bizi çok-çok bir "müze"ye götürebiliyor - ancak, buna gerçekten gerek var mıydı?
- Peki - madem ki bu tür bir yapıma karar verildi, Yüksel Aymaz'ın sahne ve özellikle Sadık Kızılağaç'ın giysi tasarımlarındaki başarılarından öte, bu müzikal biraz daha görkemli kılınamaz mıydı; örneğin bir-iki ustalıklı dans gösterisiyle, veya tavandan inen oldukça cılız salıncağı biraz daha "grand siècle"leştirerek?
- Ancak, tüm bunlara karşın, Altıner çiftinin bir araya getirmeyi başardığı bu ekip ile sağladıkları sahne görevdeşliği (= sinerjisi), en büyük övgüye değer! Şöyle ki, yılların (ve, kimse alınmasın, unutulmaya başlanan) sanatçıları ile 18-30 yaşında olan oyunculara aynı sahneyi paylaştırtmak, bu güzel sanat dalını ölümsüzleştirmek için atılabilecek en yüce ve birçok tiyatroya örnek olacak simgesel bir atılımdır. Sadece bunun için bile olsa - "mille merci", sevgili İpek ve Hakan Altıner, tiyatro ve tiyatroseverler adına...!


« Basından sayfasına geri dön
 
 

 
 
Copyright © tiyatrokedi.com
designed by kadılar interactive