“Yarım Bardak Su”yu doya doya içiniz!
Hiç bir sahnesinde adları geçmese de, Adnan Menderes ve gizli sevgilisi, opera sanatçısı Ayhan Aydan'ın yaşamlarından esinlenen bu oyun, son haftaların en büyük yankı uyandıran sahne yapıtı olmuştur.
Afife Jale Ödülleri heyecanının sürdüğü bu günlerde, “Tiyatroda Cesaret” gibi yeni bir ödül yaratılacak olsaydı, bunu şu sıralarda Tiyatro Kedi'den başka bir sahneye verilmemesi düşünülemezdi... Geçtiğimiz mevsim iki, yaz boyunca (apayrı bir yenilik olarak!) bir ve bu mevsimde gene iki oyunla parlayan, İpek/Hakan Altıner'in yönetimindeki topluluk, halen “Ölümüne Suçlu”, “Tarla Kuşuydu Jüliyet”, “Bir Komiser Geldi” ve “Yarım Bardak Su” oyunları ile dönüşümlü olarak kaşımızda. Tümünü göremediğim bu yapıtların ilkini ve üçüncüsünü sizlere bu köşede tanıtıp, gitmenizi önermiştim; şimdi sıra, sonuncusunda.
“Yarım Bardak Su”, şair/yazar Tarık Günersel'in son yapıtıdır. 50'li yıllardayız: Ülke, bir yandan çok partili demokrasiye geçme sancılarını yaşarken, beri yandan SSCB gözdağının karşısında kendisini ABD'nin etki alanına bırakıp Kore'de savaşıyor, NATO'ya giriyor... Başkentin bir apartman dairesinde ise, tarihi belirleyecek bu kararların sahibi, “Her mahalleye bir milyoner” savsözüyle politikanın zirvesine tırmanmış ve kitleleri ardından sürükleyen bir başbakan ile sanatının zirvesinde bir piyano sanatçısını görüyoruz. Alımlı, sanatçı kişiliği kadar politik tutumu da güçlü bağımsız bir kadın. Kahramanların ikisi de ünlü – ikisi de evli! Beklenmedik bir aşk, beklenmedik çatışmalar, ancak izleyicilerce beklenen bir son…
“Aşk” üzerinden yakın tarih dersi
Siyasi tarihin gölgesinde çeşitli aşklar yaşanmıştır – açık veya gizli – ve bunların önemli bir bölümü de romanlara, oyunlara, filmlere konu oldu. “Yarım Bardak Su”ya gelince, hiç bir bölümünde Türkiye'nin karayazgılı başbakanı Adnan Menderes veya parlak bir geleceği için ona sunulan olanakları kullan(a)mamış opera sanatçısı Ayhan Aydan'ın adları geçmese de, bu oyun, son haftaların en büyük yankı uyandıran sahne yapıtı olmuştur... Ne var ki, ülkenin en tartışmalı (olup, nedense pek tartışılmayan!) politikacısının yükseliş ve düşüşünü konu edinen bir “siyasi tiyatro” yapıtının, bu dönemi salt yasak bir aşk ilişkisinin gölgesinde irdelemesi gerekli miydi? Bu soruya en yalın açıklama, dört duvarın içine yönelen “röntgencilik” dürtüsü ile “gişe” kaygısı olsa gerek. Öte yandan, belki de Demokrat Parti dönemini bugün pek (veya ”hiç?” mi desek!) bilmeyen kimi gençleri bu yılları araştırmaya özendirecek böyle bir “vitrin” gerekli miydi, yoksa? Belki de, evet; “Paşa”nın kim olduğunu, “Vatan Cephesi”ni ve Londra uçak kazasını öğrenmeleri için – bu arada, “6-7 Eylül olayları” neden unutuldu?
“Başvekil” ve “Piyanist”, dokuz yıl boyunca (oyunu izlerken saymadım, ancak anımsadığım kadarıyla) altı veya yedi kez, sanatçının dairesinde buluşurlar. İlk karşılaşma, bağlı olduğu partinin milletvekili seçimlerini kazanıp, ardından başbakanlığa getirileceği seçim gecesinde, piyanistin bir dinletisinin ardındadır. Diğer buluşmalar, bir buçuk – iki yıl aralıklarla aynı yerde gerçekleşir; başbakanın gergin veya keyifli günlerinin ardından. Birlikte sohbet edilir; müzikten ve siyasetten, ülkenin ve soğuk savaşın getirdiği dünya sorunlarından... Kadın zeki, demokrat, laik ve sorgulayıcı. Erkek, başlarda yenilikçi ve yürekli, ancak devletin başına geçmesinin ardından önce sakınımcı, gittikçe tutucu ve daha ileride yasaklayıcı tutumlar sergiler. Bu arada, bazıları zekice kotarılmış, izleyiciyi kesinlikle sıkmayan diyaloglara tanık oluyoruz – çoksesliliğin piyanoya benzetilmesi, aile içindeki mutluluk hakkında “saadet varsa, zaten bozulamaz”, veya “Başvekil”in girdiği “genel seçim” yanısıra, onu bu dairede konuk eden kadın hakkındaki “özel seçim” tanımlamaları gibi! Ziyaretçiye “size ne ikram edebilirim?” sorusuna karşın, hep bir yarım bardak su ister – “içmediğim su, ziyan olmasın diye...”
Gerçekten “hayal mahsulü” mü?
İlk ziyaretlerinde, “Piyanist”in yatak odasında bulunan piyanoda Beethoven'in Appasionata sonatını çalmasını isteyen “Başvekil”in bu arzusu, ancak Londra'daki uçak kazasından sağ olarak kurtulup daireye geldiğinde, kendiliğinden oluşan tutkulu kucaklaşma sonucu yerine gelecektir – daha sonra “karnaval” olarak anımsadığı birliktelik olarak... Ne var ki, doruk noktasına ulaşan bu gizli aşk, çok geçmeden yargıevinde sorgulanacak – ve, onu “Başvekil olmasına rağmen” seven sanatçının “sevmek, suç mu?!” haykırışına karşın, darağacına giden yolun önüne geçilemeyecektir...
Yassıada duruşmalarında, Adnan Menderes'in tek aklandığı “Bebek Davası”na konu olan bu gizli aşkı oyunlaştıran yazar rolündeki Hakan Altıner'i, başta yönetmen olarak başarılı buldum. Özellikle “Piyanist”in tüm oyun boyunca kendisine yönelmesi, olayları yazara anlatanın kendisi olduğu çağrışımını vermekle, değişik bir sahne devingenliği de katıyor oyuna. “Ölümüne Suçlu” oyunundaki başarımıyla çeşitli tiyatro ödülleri almış olan Ayda Aksel, bu kez izlediğimiz “ikili”nin odak noktasını oluşturuyor, kendi kanımca – “Taraf Tutmak” oyununda canlandırdığı Wilhelm Furtwaengler yanısıra, bu mevsimde ikinci gerçek kişiliği canlandıran Can Gürzap, her zaman olduğu gibi dengeli ve düzeyli bir oyun çıkartıyorsa da... Belki rolündeki başkaldırı/tutku öğelerini uygun bir biçimde harmanlamasını bilmiş olması, belki de rolün bu özelliğidir, Aksel'i öne çıkaran; kırmızı ayakkabılarına uyan aynı renkteki sırtı açık elbisesi değil, sadece! Öt yandan, Sadık Kızılağaç'ın tasarladığı bu çarpıcı giysiyi alımlı “Piyanist” dokuz yıl boyunca niye üstünden çıkarmadığını anlayamadım, doğrusu!
“Bu oyunda tarihe mal olmuş birkaç unsur dışında karakterler ve diyaloglar tamamen hayal mahsulü” (Pınar Aktaş, Milliyet, 2.3.2004) diyen oyunun yazarı Tarık Günersel ve oyundaki yazar, acaba tam anlamıyla gerçeği söylüyorlar mı? Diyaloglar birer düşgücü ürünü olabilir, ancak “birkaç unsur” olarak tanımladıkları, oyunda adları geçen Paşa, John F.Kennedy veya Hiroşima olabilir – ne var ki, “Başvekil” ve “Piyanist” dışında önemli “karakterler” yok ki – ve bu ikili, birer “hayal mahsulü” değildir kuşkusuz! İşte asıl bu nedenle, oyunu görmenizi öneririm...