Üstün Akmen


Özdemir Abi’ye Mektuplar

Bilerek ve İsteyerek Eleştirmesem Ben Bu Oyunu Olmaz mı?: ÇALIKUŞU

Özdemir Abim benim.

Öncelikle yeni yılını kutluyor; mutluluğunla pupa yelken geçip gidecek başarılı bir yıl diliyorum.

Bugün keyfim pek yerinde Abicim… Sezon açıldı, üç ayı geride bıraktık, koskocaman 2008’i devirdik. 2008’in son günü, durup dururken, eski yıllarımı anımsayıverdim. Dur, dinle, sana da anlatayım anımsadıklarımı. “Nereden çıkardın şimdi eski yılları,” diyeceksin, deme sakın. Hatırlarsın mutlaka, kuruyemiş ve tombala, yılbaşı akşamlarının vazgeçilmeziydi o yıllarda. Geçenlerde bir küçük beye söyledim de: “Ne bala, ne bala,” diye kıkırdadı. Sonracığıma, ilkokuldayken “Yerli Malı” haftaları yapılırdı değil mi Özdemir Abi? “Yerli malı, yurdun malı/Herkes onu kullanmalı”… Kuru incir içine ceviz koyar, küçük ellerimle Yafa portakalları soyardım. İlerideki yıllarımda, berberlerde Yusuf Ziya Ortaç’ın “Akbabası”nın okunduğuna da tanık oldum, kayışlarda çelik unsurlar bilendiğine de… “Arap Mabel” çiğner, topaç çevirirdik yukarı mahallede. Yani şimdilerde kalmayan mahallelerde… Koskoca balina, küçük gömlek yakasına nasıl girerdi, bir türlü anlayamazdım. İtiraf edeyim, hala çözemedim sırrını masmavi çivitle, bembeyaz çamaşırın yıkanmasının. Radyo dinlerdik. Babam: “Dinleyin ufkunuz genişlesin,” dedi. “Ba Bak” mağazası Yüksekkaldırım’daydı, bilirim. “Hayat Mecmuası”nda Hikmet Feridun Es’le birlikte dünyayı gezerdim, hem pasaportsuz hem de vizesiz. Türkiye’de 67 il vardı, Zonguldak en sonuncusuydu. İş Bankası kumbaraları ilk tasarruftu, belki de ilk mülkiyet. Konkensiz, altın günsüz kadın günleri yaşanır; el işleri yapılır, dantelalar örülürdü. Çaylar ince belli bardaklarda içilir; sohbetler önce yakınçevrelerden başlar, ülke sorunlarına gelinirdi. Yemek, beyaz masa örtülerinin üzerinde, porselen tabaklarda yenilirdi.

Komşu “mevhum” değildi ve de sadece dilde değil, gönülde de vardı. “Talimat” üzerine komşuya gider: “Bir maniniz yoksa annemler size gelecek,” derdik. Lacivert yaz akşamlarında yazlık sinemalara “Maaile” gidilirdi. İnsanlar daha mı az yorgundu ne, otobüslerde büyüklere yer verilirdi. Tekel birası ve Bafra sigarası delikanlılığa ilk adımdı. (Bu arada, anımsayamadım, likör müydü ikram edilen zarif kristal kadehlerde?)Aylık bütçeler, genellikle Yenice ya da Gelincik sigara kutularının arka kapağına yapılırdı. Kimliğini bir türlü aklımdacanlandıramadığım Orhan Boran’ın “Yuki”si ile şenlenirdi evimiz. Her dem tazesi bulunsun diye, kahve yüzer gram alınırdı. İskele meydanlarında ıstakoz sepeti ve çirozlar asılı durur; kış öncesi evlerde reçeller yapılır, turşular basılırdı. Bir “Job”la beş tıraş olurdu, “Nacet” kullanmayanlarımız. Siyah okul önlükleri ve beyaz yakaları geceden ütülenirdi.

Sevgiler, sevdaları ilden ile, gönülden gönüle taşınırdı kartlarımız, mektuplarımız. En kötü sesli müezzinin sesinden hoparlörden dinlenmez, dokuz kez düşünmeden laf etmezdik. Çocuklar oyun bile oynar; toprağı saksıda değil, arsada ve bahçede tanırlardı. Çevre örgütleri o zamanlar boy göstermemişti, çünkü çevre vardı. 10 Kasımlar’da gazeteler siyah manşetle çıkar, fabrikalar sirenlerini çalardı. Anayurt dört bir yandan demir ağlarla örülüydü ve Ankara’yı ziyaret eden dostlar, Anıtkabir’i ziyaret etmeden dönmezlerdi. Türkü, Kürdü, Ermenisi, Rum’u, Yahudisi bir arada barış içinde yaşattık. Bildiğimiz en gizli şey ayakkabılara yapılan pençe, konuştuğumuz dil Türkçe’ydi. Fener alayları yapılırdı, göğsümüz cumhuriyetin tunç siperiyken. Kucak kucak çiçekler toplanırdı kırlardan, tertemiz duygularla annelerimiz için. Yeni bir dünya kurulacak ve Türkiye bu dünyadaki yerini alacaktı. İnanmıştık. Geleceği, geçmişten kopmadan kuracağımızı sanırdım. Yaşadığımız binlerce gerçek ve kurduğumuz binlerce düş vardı, daha düne kadar.
Sonrasını sorarsan Özdemir Ağabeycim, 2009’a girerken baktım da, sadece bir tutam değer kalmış, şimdi artık hiç mi hiç değeri kalmamış…

Neyse!... Neredeyse her akşam bir oyun seyrediyorum. “Bıkmadın mı,” diye sual eyleyecek olursan, bıkmadım, ama yoruldum. Bir de her gördüğüm oyunu yazmak ve yayımlamak gibi bir “haslet”im var bilirsin. Geçen akşam Tiyatro Kedi’de “Çalıkuşu”nu izledim. İzlerken beynimi dişledim, eve dönünce ansiklopedileri didikledim. Reşat Nuri Güntekin (1892- 1956), “İstanbul Kızı” adıyla dört perdelik bir oyun yazmış, bu oyunu okuyan Vakit Gazetesi sahiplerinden Hakkı Tarık Us (1889- 1956) kendisine bunun gayet güzel bir roman olabileceğini söylemiş. Bunun üzerine, “İstanbul Kızı” daha oynanmadan, yazar “İstanbul Kızı”nı bu kere roman türünde kaleme almış ve adına “Çalıkuşu” demiş. Eser, 1922 yılında ilkin Vakit Gazetesi’nde tefrika edildikten sonra kitap haline getirilmiş. 1924, 1929, 1935, 1939 yıllarında birkaç kez basıldıktan sonra romancının eşi tarafından 1959’da yeniden yayımlanmış. Anımsayabildiğim, son basımının 1999 yılında İnkılap Kitabevi tarafından yapıldığı.

Sen de dersin ya, “Çalıkuşu”, Türk Edebiyatının başyapıtlarından biridir diye. Gerçekten de, araştırdım da, yüz yıla yaklaşan bir süreç içinde en çok okunan Türk romanları arasında yerini hala korumakta. Bilirsin, döneminde en çok seyirci toplayan Türk filmi de( Osman F. Seden- 1966/ Türkan Şoray, Kartal Tibet, Zeynep Değirmencioğlu, Hulusi Kentmen) oldu ve seyirci rekorlarını kırdı. Osman F. Seden, “Çalıkuşu”nu 1986 yılında TV dizisi de yaptı. Aydan Şener’li, Mine Çayıroğlu’lu, Kenan Kalav’lı, Sadri Alışık’lı, Eşref Kolçak’lı dizi, reytinge reyting demedi. Yıl kaçtı bilmem, ama “Çalıkuşu”nun Sezen Aksu ve Salih Güney’li fotoroman olduğunu da anımsıyorum. Şu “Çalıkuşu”, ne “mümbit” bir eser be Özdemir Abi!

Şimdi bana sınav uygulayacaksın biliyorum, “Nedir “Çalıkuşu”nun suya tirit özeti,” diye. Şöyle özetleyivereyim efendim: Evleneceğinden bir önceki gün, kahramanımız Feride, nişanşlısı Kamıran’ın daha önceden kendisini aldattığını öğrenir. Bunun üzerine kaldığı teyzesinin evini terk eder ve Fransız Lisesi’nde aldığı eğitime güvenerek Anadolu’da öğretmenlik yapmaya karar verir. Anadolu’nun çeşitli kentlerinde öğretmenlik yapar. Bu görevi sırasında, (güya) Anadolu insanının sorunlarıyla karşı karşıya gelecektir. Genç ve güzel bir kadın olan Feride, gittiği yerlerde rahata eremeyecek, sürekli yapılan dedikodular nedeniyle günleri üzüntü içinde geçecektir.

Mektubumun yukarıdaki bir yerinde de söylediğim gibi, “Çalıkuşu”, şimdilerde değişik sayılabilecek bir yorumla Tiyatro Kedi tarafından sahnelenmekte. Tiyatro Kedi’nin yeni “Çalıkuşu” yorumunda, sahnede aynı anda üç farklı Feride canlandıran Ebru Cündübeyoğlu, Elif Çakman, Dilek Aba var. Kamıran’da Atılgan Gümüş var. Feride’nin tüm öyküsünün köşe taşlarını oluşturan altı farklı kadın kahramanı canlandıran Dilek Türker var. “Siyahlar Giyinmiş Kadın” da Deniz Türkali var. Feride’nin Anadolu macerasının en önemli kişilerinden biri olan Dr. Hayrullah’ta Tarık PApuççuoğlu var. Dönemin bürokratları Nazır’da, Muhtar’da , Maarif Müdürü’nde, Mehmet Ulay var. Feride’nin sırdaşı Müjgan’da ve onun bu yolculuğunda küçük tuzaklarına çekmeye çalışan kadınlarda Özlem Çakar var. Yüzbaşı İhsan’da Abdül Süsler, Feride’nin karşılaştığı kişilerde Erez Ergin Köse ve Sanem İşler var.

İşin doğrusunu söylemem gerekirse Özdemir Ağabeycim, ben bu Tiyatro Kedi yapımı “Çalıkuşu”nu eleştirmek istemiyorum., lütfen ısrar etme. Nedenine gelince ipin ucunu kaçıracağım tedirginliğini yaşıyorum da ondan! Hani , o zaman da kızarsın bilyorum. Senin bana kızmanı, azarlamanı da geçtim., “Çalıkuşu”nu oyunlaştıran Dostum İpek Kadılar Altıner, hayatta tanıdığım en başarılı iş kadınlarından biri. Çok akıllı ve çok becerikli… Tiyatro Kedi’nin müzikallerine başarılı şarkı sözleri de yazdı. Onu “kızdırmaktan” korkuyorum. Yönetmen, kadim dostum Hakan Altıner, hiç kuşkum yok ki mesleğini çok iyi bilen bir tiyatrocu. Onu kırmaktan ciddi anlamda çekiniyorum. Oyunda “var” olanlardan yakın dost olduklarımı incitmek istemiyorum. O “var” olanlardan kişisel dost olmadıklarımın emeklerine saygım sonsuz, eleştirirsem üzüleceklerine peşinen üzülüyorum.

Gel gelelim, içimdeki hınzır eleştirmen rahat durur mu hiç be Özdemir Abicim? Durmuyor, “alanen” sormadan edemiyorum: “Neden ‘Çalıkuşu’,” diye. Bana göre, öyle abartılacak edebi değeri olmayan; ne betimleme ne de özgünlük açısından tek övgü sözü edilemeyecek bu yıpranmış yapıtı, yapımcı İpek Kadılar Altıner’in ne düşünerek sahneye taşımak istediğini düşünüyorum taşınıyorum, bir türlü içinden çıkamıyorum. Zamanında sürgüne gönderilmiş yazarlarımızdan olan Reşat Nuri Güntekin’in, içinde yaşadığımız dönemin kültür anlayışına hiç mi hiç uymadığının göz ardı edilişine aklım hayalim ermiyor. Konu da olabildiğince “battal” be Ağabeycim! Günümüzde nişanlısı tarafından nişanlanmadan önce başka bir hatunla aldatıldığını öğrenen kaç genç kız kendini “sefalete” sürgün eder ayol! Artık ihanetler ya görmezden geliniyor ya da bağışlanıyor, ben başka bir varsayım bilmiyorum. Hakan Altıner, Feride’nin ağzından anlatılan öyküyle, yani bir kadının duygularını “işiterek” ilerlenen ve zorunlu olarak iki buçuk saatte yayılan bir oyunu sahneye koymanın getireceği “badire”leri nasıl hesaplayamamış düşünemiyorum. Türkiye’nin “Jeanne d’Arc”ınıyaratmak uğruna, “İçinden geçtiğimiz dönemde, ülkemizin daha nice Feride kızlara gereksinimi var,” söylemi uğruna, değer miydi aşka kendini adayarak sefil olan, kendisini aldatan adamdan kaçmak için Anadolu’ya göçen Feride’nin öyküsünü uzun uzun anlatmaya?

“Çalıkuşu”, sen ne dersen de, iyi öğrenim görmüş varsıl bir İstanbul kızının yaşadığı duygusal sevgi öyküsünün, Anadolu’nun çeşitli köy ve kasabalarında öğretmen olarak yaşadığı sefalet serüvenlerinin hamuruna sarmalandığı öyküden başka bir şey değil. Serüven yönü ağır basan anlatı; hiç kuşkun olmasın kişilerin duygu dünyalarından, ülke gerçeklerinden falan soyutlanmış. Kesin olarak iddia ediyorum, “Çalıkuşu”, dönemin toplumsal sorunlarını eleştirel olarak ortaya koymaktan fersah fersah uzaktır, ama romanda Feride’nin birçok kişinin cesaret edemeyeceği işleri yaptığı ballandırılır. Örneğin Feride, her “teneffüs” okuldaki ağaca tırmanır ve daldan dala atlar. Bunu gören “muallim” de ona: “Bu kız insan değil Çalıkuşu,” diye bağırır ve o günden sonra Feride’nin adı Çalıkuşu olarak anılır olur.

Neyse! Tamam, bırakalım bunları. Olan olmuş, “Çalıkuşu” sahneye konmuş. Geleyim İpek Kadılar Altıner’in uyarlamasına. Özdemir Abi, bir gerçek var ki romandan uyarlamalara, sinema, anlatı potansiyeli açısından daha uygun oluyor. Çünkü sinema, en güçlü bağını resim, hatta tiyatroyla değil romanla kuruyor. Hem filmler hem de romanlar son derece ayrıntılı uzun öyküler anlatıyor ve bunu çoğunlukla öyküyle gözleyici arasına bir ironi düzeyi koyan anlatıcının perspektifinden yapıyorlar. İpek Kadılar Altıner bu bağlamda sinema dilini denemiş, bana sorarsanız iyi de etmiş. Romanın başlıca gerilimi, öykünün malzemesi, yani olay örgüsü. Altıner, karakterler, ortam ve benzeri öğeler ile bunun dil içinde anlatılmasını, başka bir deyişle, öykü ile anlatıcı/lar arasındaki ilişkiyi iyi kurmuş. Hakan Altıner, ne yapar ne ederdi diye az düşünmedim değil Özdemir Abi, düşündüm, şimdi de düşünüyorum., geçerli “solüsyonu” bulamıyorum. Yirmi bir kısa “black-out”a karşın var olan tempoyu düşürmeden tablo değiştirmesindeki başarısını kutluyorum. “Daha başka nereleri kırpardı”ya da çare yaratamıyorum. Sedef Kermen- Gizem Gürsel’in dekorasyonuna “matluba uygun” deyip geçiyorum da, gene de tiyatro dekorunda yapaylığa kaçmamalarını söylemeden duramıyorum. Önümüzdeki çalışmalarında, malzemenin kendi dokusu ve ruhunun oyunun diline yansımasına ağırlık vermelerini salık veriyorum. Aynı ikilinin kostüm tasarımlarında, pembe giysinin altındaki siyah ayakkabıyı sormadan geçemiyorum. “Yalın ayak” olarak tanımlanan Munise’nin ayakkabısız, ama çoraplı olarak sahnede salınmasına nasıl göz yumduklarını anlamakta zorlanıyorum. Mesut Sarı’nın ışık tasarımı için yönetmenin düşünceleri ve yorumuna sadık kaldığını söylüyor, ancak mekan kavramının boşalmasını bağışlayamıyorum.

Oyuncular mı dedin Özdemir Abi? Ebru Cündübeyoğlu’nun yeniden tiyatro sahnesine dönmesini kutluyor, diksiyonuna ve ses tonuna söz etmeksizin; kendince dönemsel olduğuna inandığı, güya öykündüğü, yapmacık konuşma tarzını benimsememesini, düzeltmesini “eleştirmen amcası” olarak senin huzurunda öğütlüyorum. Elif Çakman ve Dilek Aba’nın iyi yolda yürüdüklerini görmekten keyif alıyorum. Geri kalan oyuncuların önünde saygıyla eğiliyor: “Tümünüzün emeğine dirlik,” diyorum.
Dedim ya, bu oyunda bilerek ve isteyerek, yani kendi özgür irademi kullanarak kimseyi eleştirmek istemiyorum Özdemir Abi.

“Eee… Bre Eleştirmen Efendi o halde bana da yazmasaydın,” deme lütfen, yazmadan da duramıyorum.
Ne yapayım?
Eleştirinin “dart tahtası”nın merkezinde, kırmızı olarak renklendiren iç merkeze Reşat Nuri Bey’i yerleştiriyorum.
Özdemir Ağabeycim, seni çok, ama çok seviyor, gözlerinden öpüyorum.


« Basından sayfasına geri dön
 
 

 
 
Copyright © tiyatrokedi.com
designed by kadılar interactive