TİYATRO KEDİ
  Gişe: (212) 216 93 14
          (212) 216 93 15
  info@tiyatrokedi.com
  Online Bilet
  www.biletix.com
 
 
Eleştiriler -Üstün Akmen
Bir ölümsüz: Kamelyalı Kadın
Tiyatro Kedi'de sahnelenen Kamelyalı Kadın müzikali, Deniz Türkali gibi kıdemli bir oyuncuyla, deneyimsiz genç oyuncuları buluşturuyor Sevmek sizce kimi yerde kaçmak mıdır: KAMELYALI KADIN


Aklıma koydum bir kere...

2004-2005 sezonundaki eleştiri/değerlendirme yazılarıma, bundan böyle, bizlere güzellikler sunmak amacıyla gecelerini gündüzlerine katık eden, perde kapatmamak için didinen, kurdun kuşun elinde didiklenen, tiyatrosunu yaşatmak uğruna dizi dizi dizilerde yeteneklerini helâk eden tiyatrocularımızı sevgiyle anarak başlayacağım.


Adeta besmele çeker gibi...


Beğenmesem bile, takdir duygularımı ifade eder gibi...


“Her ürün iyi olmayabilir, ama esas olan niyettir, emektir” der gibi...


Bundan böyle, sevgilerimin yanında saygılarımı da sunarak başlayacağım yazılarıma.


Sözü, öze sonra katacağım.


Ve hemen başlayacağım. Başladım bile... Tiyatro Kedi, Alexandre Dumas-Fils'in “La Dame aux Camélias”ını  oynuyor. Tiyatro Kedi neden bu oyunu seçmiş, yapımcı İpek Kadılar Altıner'in aklına bu oyun nasıl gelmiş, sormak haddim değil elbette. İnsan seyrederken anlıyor ki, esasen üzerinde çalışılmış, belli emek verilmiş bir çalışma bu. Roman tarihinin en güzel on aşk romanından birisi sayılan “Kamelyalı Kadın”ı bir kez daha sahneye taşımak akılsızca bir davranış mı? Estağfurullah! Ne demek! Olur mu öyle şey? 


NE ÇOK “KAMELYALI KADIN” İZLEMİŞİM MEĞER!
Sorun, elbette ki İpek Kadılar Altıner'in seçiminden kaynaklanmıyor. Sorun, belki de benim “Kamelyalı Kadın”la biraz fazla “haşir neşir” olmamda. Önce, galiba Çolpan İlhan'ın başrolünü oynadığı Şakir Sırmalı uyarlaması sinema filminde izledim “Kamelyalı Kadın”ı, sonra okudum. Hiç unutmam, müzikhollerde “loca” ne anlama gelir, “Kamelyalı Kadın”dan öğrenmiştim. Sonra balesini gördüm. Sonra “La Traviata”yı izledim. Sonra gene “La Traviata”yı seyrettim. Bir daha... Bir daha... Her keresinde Violetta rolünün (yani Marguerite Gautier) iç aksiyonunun abartısız ve gerçeklik duygusu katılarak oynanmasını bekledim, diledim. Kiminde dileğim oldu, kiminde hayıflanmamı sürdürdüm. Violetta'nın birinci perdedeki uçarılığı, ikinci perdedeki iç karartan sulu gözlü, eski Yeşilçam filmlerini andıran özverisi, üçüncü perdedeki yıkılmışlığı ve dördüncü perdedeki hastalığı, yani tüm  dönüşümler, tümaşamalar ıkınmadan verilmeliydi. Bu sınavı, her perdede neredeyse ayrı bir karakteri oynayarak geçemeyen opera şarkıcıları ne ettiler, ne tuttularsa “Kamelyalı Kadın” olamadıklarından seyirciden uzaklaştılar, seyirciyi de kendilerinden uzaklaştırdılar. Oysa, operada müziğin ve sözlerin birleştirici gücü içinde bal gibi bağlanabilirdi Violetta'nın kişiliği. Neyse!.. Haaa! Bu arada, araya Mauro Bolognini'nin 1980'de yaptığı film de girdi. Isabelle Huppert'i de “Kamelyalı Kadın” olarak görmemi tanrı nasip(!) eyledi.   


KONUYU ŞÖYLE ÖZETLEMELİ
Dumasfils'in yapıtının kahramanı Gautier, yazarın yaşadığı çağlarda Paris'in tanınmış yosmalarından biriymiş. Alphonsine Plessis olan adını, sonralarda Marie Plessis olarak değiştirmiş. Dumasfils, “Kamelyalı Kadın” romanı çıktığı anda kapış kapış gidince, “dur hele şunu bir de oyun haline dönüştüreyim” dememiş mi! Demiş demesine de, kazın ayağının öyle olmadığını da görmüş. İşe politikacılar, akla hayale gelmeyen türlü entrikalar karışmış. Sonrasını bilenler bilmeyenlere anlatsın.  


Konuyu özetlemek gerekirse, çağının (XIX. Yüzyıl) güzel kadınlarından olan  Marguerite Gautier (Beste Tok), evinde düzenlediği bir eğlence gecesine gelen taşralı genç Armand Duval'i ( Serhan Süsler) görür görmez âşık olur, kadını öteden beri çok beğenen delikanlı da bu sevgiye yanıt verir. Derin aşk, Gautier'nin tuttuğu bir sayfiye evinde sürerken, günün birinde Armand'ın babası George Duval (Muharrem Özcan) çıkagelir ve kadından oğlunu bırakmasını ister. Marguerite, sevgilisinin geleceğini düşünerek bir mektupla veda eder, çeker gider. Olanlardan habersiz olan Armand ise, onun eski yosmalığını yinelediğini sanır ve...


HAKAN ALTINER'E ÖZEL TEŞEKKÜR

İpek Kadılar Altıner ile Cenk Taşkan'ın müziği hiç mi hiç prosodi kaçağı yaratmamış. Taşkan'ın besteleri kımıl kımıl, müzikale fevkalade yatkın besteler. Ünlü orkestra şefi Önder Bali yönetimindeki “Kedi Quarted” top gibi. Işık tasarımı denilince yurdumuzda ilk akla gelenlerden Yüksel Aymaz, bu kere İtalyanların “crea atmosfera” dedikleri biçimde ışık ile ortam düzenini birlikte halletmiş. Bana sorarsanız, olanakları iyi kullanan bir tasarım olmuş. Ortamı, kırmızılarla, sarı metalle, döneminin üç yönden ayna kullanışlı tuvalet masasıyla, kadifelerle gerekli ağırlığa taşımış. Hele bir de ortaya, ahşap bacaklı üç enayi tabure çıkartmasaymış! Ya da onları şık birer bar iskemlesi haline dönüştürebilseymiş! Olmuş bir kere, ama bu bir “aymazlık” değil ki, düzeltilir. Sadık Kızılağaç'ın kostümleri, gene Kızılağaç'ın kostümleri gibi, gene gerekli titizlikle işlenmiş. Çok zevkli, göz okşayıcı. Eseri oyunlaştıran İpek Kadılar Altıner, söyleyeceklerini kestirmeden anlatabilmeyi ve oyunu (ara hariç) bir buçuk saat sınırı içinde tutmayı iyi becermiş. Oyunu sahneye koyan Hakan Altıner ise, gencecik, ama insanın içine umut fideleri diken dokuz tiyatrocuyu sahneye çıkardığı; onları sıkılmadan, bıkmadan usanmadan, yorulmadan yönettiği ve neredeyse profesyonel tiyatrocu seviyesine yaklaştırdığı için, her şeyden önce çok özel bir teşekkür hak etmekte. 


GENÇ OYUNCULAR, UMUTLARIMIZI YARINA ERTELETTİRMİYOR

Kartal Kaan, geçmiş yılların önemli, ancak bence değeri yeterince anlaşılamamış seslerinden. Müzikal deneyimi de var. Hal böyle olunca Mösyö Le Roi'ya özellikle güzel sesi ile kusursuz can vermiş. Tiyatro sahnesinin, sinema perdesinin ve televizyon dizilerinin ünlü adı, eli tiyatro adına öpülesigillerden Deniz Türkali, Prudence Duvernoy'da, ne yalan söyleyeyim, bu kere bana yetmedi. Muharrem Özcan kötü değil, ama “baba”yı oynadığını unutmamalı, hareketlerini kontrolsüz bırakmamalı. Unutmamalı ki, fiziksel doğamız zorlamanın en hafif dayatmasına bile katlanamıyor. Müzayedecide Çağrı Şensoy'a asla gönülsüz diyemem, ama kaslarına istediklerini yaptırmayı sanırım kısa zamanla öğrenecek. Kont Varville'de Sertaç Ekici iyi. “Bu Kalp Elbet Eriyecek”te,ilerideki müzikal oyunculuğu için de umut vermekte. Anais'te Elif Ongan Tekçe'yi, Nanine'de Nurten Helik'i ve bu ikiliden bir adım öne çıkmayı başaran Onuryay Evrentan'ı yürekten kutlamak istiyorum. Yönetmen Hakan Altıner, sanırım çalışmalar sırasında bu üçlüye içsel öze katkıda bulunan yargıları yeniden tazelemeleri olanağını tanımış, onlar da “bilistifade” başarmışlar. Serhan Süsler, bir rolün fiziksel ifadeyi en kolay gözlerin, yüzün ve mimiklerin yardımıyla bulduğunu elbette biliyordur da, gözlerin dile getiremediğini sesin ele aldığını; sözcüklerle, tonlamalarla, konuşmayla ifade edildiğini de en kısa süreçte öğrenecektir hiç kuşkum yok. Selen Öztürk'ü Blanche Duval ile dönüşümlü oynadığı Marguerite Gautier rolünde de mutlaka izleyeceğim. Yani, gözlerim “filiz”i seçiyor demek istiyorum ve de şişin şişin şişiniyorum. Beste Tok'a gelince: Duru, berrak pırıl  bir su gibi. Akıyor, kayıyor... Sizce de, yeni bir Işık Yenersu mu doğuyor?
« Basında Biz sayfasına geri dön
program   ı   bilet   ı   iletişim   ı   site haritası   ı   kadro   ı  sahne arkası   ı   yolda gördüklerimiz
Tiyatro Kedi bir
Bizim Stüdyo kuruluşudur.
© Copyright 2007
designed by
kadılar interactive