TİYATRO KEDİ
  Gişe: (212) 216 93 14
          (212) 216 93 15
  info@tiyatrokedi.com
  Online Bilet
 
 
Eleştiriler -Üstün Akmen
BEN, BEYEFENDİ'Yİ ÇOOOK SEVMİŞTİM HÂKİM BEY:
“YARIM BARDAK SU”
 


27 Mayıs 1960. Bir Cuma günü... Kinsiz, baskısız ve zindansız kardeşçe bir sevginin ülke üzerindeki esas mutluluğunu ilk kez duyuyor, duyumsuyorum. Milliyet Gazetesi'nde Çetin Altan, “Taş” başlıklı köşesinde: “Çürümüş, süfli politik tertiplerin şahsi ihtiraslarla Türkiye'yi en tehlikeli badirelere, kardeş kavgalarına sürüklemek üzere olduğu bir sırada...” tümcesiyle başlayan yazısını yazıyor. Devrim olmuş.

Akıllı bir yapımcı İpek Kadılar Altıner. Bugüne değin, her keresinde buldu, buluşturdu olabildiğince çarpıcı yapıtlar ortaya çıkardı. “Çarpıcı yapıt,” derken, gişeye çarpan yapıttan söz ediyorum. Nükhet Duru'yu tiyatro sahnesine çıkardı, Fatih Ürek'i öne sürdü, Kerem Alışık'ın ramp ışıklarına siftahını sağladı. Bu adlar, magazin basınının çekici atları ya, gişe de yapıyor ya! Yaptı. Eleştirdim. Sanatsal açıdan eleştirdim. Kızmak mı? Ne haddime! Ama şu son birkaç yıldır, “Tiyatro Kedi” adı altında, hem gişe yapacak nitelikte, hem de sanatsal içerik olarak kutlanabilecek oyunlar çıkarıyor. “Tarlakuşuydu, Jüliet”, “Ölümüne Suçlu”, “Bir Komiser Geldi” gibi... Şimdi de “Yarım Bardak Su”... “Yarım Bardak Su”, 1960 devriminden on yıl öncesine giden tarihsel süreci ve o süreç içinde geçen bir aşk öyküsünü kapsamakta. Allak bullak tarihsel süreç, yanı sıra Başbakan Adnan Menderes ile Soprano Ayhan Aydan'ın yasak aşkı.

Ne günlerdi o günler! Gazetelerdeki: “Adnan Menderes'in gayri meşru çocuğu, Dr. Mükerrem Sarol tarafından alınarak öldürüldü," manşetini daha dün gibi anımsıyorum. Gazetelerin kullandığı bu haber, Yassıada Savcılarınca kanıt sayılmış, Adnan Menderes hakkında, tarihe “Bebek Davası” olarak geçen dava açılmıştı. Bunun yanında, Başbakanlık kasasından çıktığı iddia edilen kadın külotu ve bir kutu da çıplak kadın fotoğrafı kanıt olarak kullanılmıştı. Menderes ise, bu tutum karşısında gönül ilişkisini yalanlamadı. Çocuğun öldürülmediğini, doğum anında öldüğünü söyledi. Adnan Menderes'in gönül ilişkisine girdiği Ayhan Aydan, gerçekten de Menderes'ten hamile kalmış, ancak bebekten kurtulmayı kesinlikle istemediği gibi, doğurmayı da çok arzulamıştı. Doğuma giren Dr. Fahri Atabey de, "bebeğin boynunu saran kordon yüzünden ölü doğduğunu" saptadığını söyledi. Türk siyasi tarihinde, kaçamağı göze alan, evliyken yaşadığı bir ilişki yüzünden kendini kamuoyu önünde savunmak durumunda kalan tek başbakan Adnan Menderes olmuştu. Kamuoyumuz, o tarihte bu gizli ilişkiyle, o tarihte “Biri Bizi Bilmem Ne Yapıyor”, “Top Star”, “Ana Beni Eversene” gibi televizyon programları olmadığı için (program ne kelime televizyon olmadığı için) olsa gerek, çok ilgilendi. Ayhan Aydan ise, Yassıada duruşmalarında tanık olarak dinlendiğinde şunları söylüyordu: "Adnan Menderes'i 1951'de tanıdım. Evli olmasına rağmen büyük bir aşkla sevdim. Bütün emelim ondanbir çocuk sahibi olmaktı. Bunu başaramadım. Ancak hangi vicdansız ana, üzerine titrediği bebeğinin öldürülmesine razı olabilir?" Mahkeme başkanı tarafından sevgilisini kurtarmaya çalışmakla suçlansa da, kamuoyu, düşüncesini değiştirmeye, bu yasak ilişkideki masumiyete inanmaya, hatta sempati duymaya başladı. Duruşmaların sonunda Adnan Menderes beraat etti. Menderes'in beraat ettiği tek dava da bu oldu zaten. Fakat "devletin yüksek menfaatlerine ve istihbarat işlerine sarf edilmek üzere emrine tahsis edilen paraların bir kısmıyla opera sanatçısı Aydan Ayhan'a ev aldığı" iddiasıyla açılan davada suçlu bulundu.Ayhan Aydan benim için de çok önemli bir simge.

Mahkemede karşılaşmalarını, eşsiz bir cesaretle Menderes'i savunmasını hiç unutmuyorum. Onun davranışı, mahkeme heyeti önündeki onurlu savunması, o günlerimde, yani on yedi yaşımda “aşk nedir” duygusu yaratmıştı bende. Hem de Menderes'e ve tüm yandaşlarına duyduğum olağanüstü kin ve nefrete karşın... Yıllar ve yıllarca “aşk nedir” diye düşündüğümde, hep Ayhan Aydan aklıma düştü. Sonraki günlerdeki perişan yaşamı, hele hele epilepsi hastası olan oğlunun, su dolu banyo küvetinde ölü bulunması, içimi bugünlerde dahi burkmakta.

“Yarım Bardak Su”, şair; öykü, oyun, libretto, senaryo yazarı, çevirmen, dramaturg, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları sanatçısı, sinema oyuncusu Tarık Günersel'in oyunu. Günersel, 1950 Mayıs'ından başlayarak 17 Eylül 1961'e kadar geçen olayları akıtıyor. Her ne kadar Ayda Aksel, oyun için: “Adnan Menderes ve Ayhan Aydan'ın aşkından esinlenerek yazılmış bir senaryo. Ama tam olarak onların hayatını anlatmıyor (01 Ağustos 2004 – Akşam),” dese de, bence anlatıyor. Elbette bir belgesel niteliğinde değil bu oyun, ama birebire yakın bir aktarım biçemi var.

Kore'ye asker gönderilmesini, Nazım Hikmet'in Türk vatandaşlığından çıkarılmasını, Hüseyin Cahit Yalçın olayını, “Harika Çocuk” İdil Biret'in Paris'te Wilhelm Kempff ile verdiği konseri, siyasal ve toplumsal kutuplaşmayı derinleştiren “Vatan Cephesi” çirkinliğini, Menderes'in yara almadan kurtulduğu 17 Şubat 1959'daki uçak kazasını bir bir işlemiş Tarık Günersel. Hem de, güzel sesi dışında arkadaşlarıyla kağıt oynamaktan başka hüneri bilinmeyen Ayhan Aydan'ı muhalefet sözcüsü gibi kullanarak... Ezanın Arapça okunma, radyodan dini program yapma yasaklarının sona erdirilmesini; ilk ve orta öğretimde din dersinin zorunlu hale getirilmesini; 12 Aralık 1950'de CHP Genel Merkez binasına hükümetçe el konulmasını; Rus yazarların kitaplarının okul kütüphanelerinden çıkarılmasını; 6-7 Eylül olaylarını; kapatılan gazeteleri, dergileri, toplatılan yayınları; İstanbul imarı adı altında 7289 binanın kamulaştırılarak yıkılmasını; Prof. Dr. Hüseyin Naili Kubalı'nın önce bakanlık emrine alınıp, sonra görevinden uzaklaştırılmasını; İnönü'nün Uşak'ta taşlanmasını; 1959'da İsmet İnönü'nün İstanbul'da yaptığı konuşmaya yayın yasağı getirilmesini; Amerikalı gazeteci Eugene Pulliam'ın yazılarının çevirisini yayınlayan dergi ve gazetelerin başına gelenleri; Halkevlerinin, Türkiye Sosyalist Partisi'nin, Millet Partisi'nin kapatılmasını; TCK'nun 141 ve 142. maddelerinin ağırlaştırılarak düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün kısıtlanmasını; laiklik ilkesinden gıdım gıdım uzaklaşılmasını; İsmet İnönü'nün içinde bulunduğu Kayseri treninin vali emriyle durdurulmasını; hızlı büyümenin enflasyonist sonuçlarını; Tahkikat Komisyonunu; polisin Ankara'da Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencilerine ateş açmasını ve benzeri olayları da kıyısından köşesinden bir yerlere ekleseydi, yapıt belgesele yaklaşır mıydı, bilemem. Haaa, bir de, “Odunu aday göstersem kazanırım”, “Her mahallede bir milyoner yetiştireceğim” sözlerini Adnan Bey'e 1951'de, 1953'de söyleterek dramaturgi hatası mı işliyor diye sorabilirsiniz. Sanmam. Bilerek, isteyerek yapmıştır. Neden yapmış, neyi amaçlamış, işin o tarafını da bilemeyeceğim. Kısacası, dönemin panoramik fotoğrafını çekip, aşk öyküsüne kimi olayları fon yapmış. Söylenecek söz yok, böyle yeğlemiş.

Tarık Günersel, bilerek isteyerek eski sözcükler kullanmış. İyi de etmiş. Yoksa Türkçe'yi iyi kullanan bir kalemdir Günersel. “Bir söz ağzınızdan çıkana kadar size aittir; sonra siz ona ait olursunuz,” diyebilendir. Düşünün hele, “Epoque” da, yeni sözcüklerle yazılmaz ya! Arkaik yapıyı ortaya çıkartmış Günersel. Yer yer eski ve yeni dilin karmasını kullandığı da olmuş. Olmuş, çünkü, ruh dünyalarındaki karmaşıklığı ifade edebilmek için öylesi de gerekmiş.

Bu metni eline alan yılların deneyimli tiyatro adamı Hakan Altıner, canlandırılacak bu iki önemli karaktere, iki büyük oyuncu gerek diye düşünmüş. Sokak kapısı panonun arkasında mı, sağ yanda mı, yoksa “Başvekil” mutfak kapısından mı giriş-çıkış yapıyor anlayamadım, ama sahne trafiği tıkır tıkır işleyen bir reji uygulamış. Hele bir de radyo haberlerini iç ses olarak verseymiş... Hele hele, Salim Başol'un celse açış konuşmalarını banttan ve Başol'un özgün sesi ile aktarsaymış... Finali uzatmadan Delikanlı ile bağlasaymış... Dikkat buyurun, “verebilseymiş, aktarabilseymiş, bağlayabilseymiş” demiyorum, zira istese vereceğini, aktaracağını, bağlayacağını biliyorum. Demek ki, istememiş. Söylenecek söz yok, böyle yeğlemiş.

Barış Dinçel'in sahne tasarımı yalın ve kullanışlı. Darağacına dönüşen altın varaklı çerçeve iyi buluş. Sadık Kızılağaç'ın kostüm tasarımı mükemmel. Özellikle Ayda Aksel'in giysisi pek görkemli ve dönemine uygun. Can Gürzap'ınki de, Adnan Menderes'te alışılan titizlikte. Hele o yüksek boyunlu gömlek... Tuluyhan Uğurlu'nun müzik seçimine diyeceğim yok. Mesut Sarı'nın efektlerine de... Ama ışığa biraz dokunacağım. Sahneye düşen ışıklarda oyuncunun gölgesi zemine yansıyor. Oyuncunun gözleri karanlıkta kalıyor ve burun ağzın üzerinde gölge yapıyor. Mesut Sarı, neden 90 derece kullanmış?.

Hakan Altıner, oyuncularını çok iyi seçmiş ve de iyi yönetmiş. Ama oyuncular da oyuncu haaa! Yani leb demeden leblebiyi anlayacak düzeyin çok üstünde. Hakan Altıner, edilgen “Yazar” rolünü abartısız, dingin bir biçimde veriyor. Çağrı Şensoy'un da görevini bihakkın yaptığının altını çizdikten sonra, Can Gürzap'a değinmek istiyorum. Can Gürzap “Beyefendi”yi bilinçli araçlar kullanarak, dışsal bir imgeyi zihinsel olarak yaratarak, içsel gözünü kullanarak biçimlendirmiş. Ve Ayda Aksel... Aksel, sahne üzerinde resmettiği “piyanist”in yaşamının koşullarını yeri geliyor değiştiriyor, yepyeni bir üstün yönelime inanmak için bu yaşamı kendi içine sindiriyor, kendisini oyun boyunca temel aksiyon çizgisine bırakıyor. Sonra... Yok, yok anlatmayayım. İyisi mi gidin ve seyredin Ayda Aksel'i. Oyunun sonunda ellerinizi istediğiniz kadar birbirine çarpın. Alkışınızın ve alkışların yetersizliğine şaşıracaksınız.

SÖZÜN ÖZÜ: İstediğiniz kadar eleştirmen gözlüğüyle bakın, dilediğiniz gibi eleştirin; yapılırken heyecan duyulan iş, oradan bakıldığında bile başarılı görünüyor.
« Basında Biz sayfasına geri dön
program   ı   bilet   ı   iletişim   ı   site haritası   ı   kadro   ı  sahne arkası   ı   yolda gördüklerimiz
Tiyatro Kedi bir
Bizim Stüdyo kuruluşudur.
© Copyright 2007
designed by
kadılar interactive